30 Aralık 2018 Pazar

Aklıma Ne Gelirse Yaparım Ben




Aklıma ne gelirse yaparım ben
Kuşluk vakti içerim
Başım ağrır dünden
Ağzım kurur son geceden


Aklıma ne gelirse yaparım ben
Bir dağa çıkarım ve taşlara oturur
Güneşi izlerim
Her yer bodur çalılık olmuş
Kesilmiş hep dizlerim

Aklıma ne gelirse yaparım ben
Kararlar alırım ve kötü sonuçlar
Tercihlerimi hep gizlerim mesela

Aklıma ne gelirse yaparım ben
Ve çok hoş olurlar
Bir ıssız sonbaharda
Yutkunmadan sarhoş olurlar

Aklıma ne gelirse yaparım ben
Ve aradan yıllar geçer
Hatalarım beni bulurlar
Bir gece yarısı celladıyla
Kalbimi soyarlar

Ve aklıma ne gelirse yaparım ben
Bir düşünmek intiharı içli içli
Bir de öldürmek hariç seni



5 Aralık 2018 Çarşamba

Göz Halkalarıma Konan Kuşların Duası


Sen beni seversen eğer
Memleketimde fabrikalar açılır
Yüzyıllar sonra Fransa'da devrim olur
Ve tüm depresyonum tamamen dağılır

Sen beni seversen eğer
Bilek damarlarıma kuşlar konar
Küçülür bütün damarlarım
Ve unutulur tüm hatalarım

Sen beni seversen eğer
Partizanlar sokağa çiçeklerle koşar
İhtilal olur iktidar düşer
Şehrin tüm sokakları denize çıkar

Sen beni seversen eğer
Kediler de sever beni
Sevdayı anlatacak söz bulamaz
Ne birinci ne ikinci yeni

Sen beni seversen eğer
Kuşların göçtüğü sıcak ülkeler olurum
Bir leyleğin kanadına konar
Cehennemde bile olsan seni bulurum

Sen beni seversen eğer
İnsanlık gerçek yolu bulur
Peygamberler yeniden doğar
Ve sanat sanat için değil bizim için olur

Sen beni seversen eğer
Ela gözlerim yeniden belirir
Şehrin oluklarından sıcak şarap akar
Ve tüm akıllılar yeniden delirir

Sen beni seversen eğer
Ben pekmezi sevmeyi denerim
Sabahları köpüklü omletler yeriz
Hatta belki baş ağrımı bile yenerim

Sen beni seversen eğer
Afrika'da açlık kalmaz
Keci çobanları dağlarda ölmez
Ben depresyonu bırakırım
İki biradan az içerim
Mısır'da devrimi tamamlarım
Tanrıya inanmaya başlarım
İyi kitapları kötü kadınları bırakırım

Sen beni seversen eğer
Senin aşkın ta kulaklarımdan taşar

Ve sen beni seversen eğer
Leylak Lokantasındaki o Ermeni
Sonsuza kadar mutlu yaşar 

5 Ekim 2018 Cuma

Meşrulaştırılmış Arveles Bağımlılığı, Dünyanın Tüm Ağrı Kesicileri Üzerine Bir Güzelleme Ve Sadece Yalnızlık Yahut ''YA SONRA? MANİFESTOSU''

Depresyon hırkası, dizinde iz çıkmış depresyon şalvarı, cüzdan, telefon, sigaralar, çakmaklar, kafamdaki hortlaklar ve antidepresan niyetine her gece dostluklar kurduğum son bir atımlık ağrı kesici. Hepsini aldım kapıdan çıkıyorum. Asansöre varıyorum ve kendimi boşluğundan atmak niyetindeyim aslında ama vazgeçiyorum hemen. Hemen vazgeçerim ben zaten her şeyden.
Aslında çok eğleniyorum. Sizi kandırıyorum. Yiyemediğim bokların hepsini topladım eve mesela, kimliksiz cinsiyetleri tavaf ediyorum sabaha karşı okunurken sela.

Neyse sela bitti. Dediğim gibi hazırlandım tek ağrı kesiciyi aldım girdim asansör kabinine. Parolmuş elimdeki ağrı kesici. Bu hafif gelir. Avucumun içinde biraz nemlenmiş. Avucumdan ayırmadan sıfıra basıyorum. Aşağı inmem elli saniye sürüyor. On dördüncü kattan sıfıra elli saniye. Ağrı kesiciyi kendi tükürüğümde boğup yutmama yetecek bir elli saniye. Asansörün içindeki ekranda kısa bir film yayınlıyorlar. Her bindiğimde farklı bir film görüyorum. Onlar da otuz saniye sürüyor. İkinci filmin de yarısını izleyebiliyorum her seferinde. Olduğum yerde duruyorum ve bitene kadar izliyorum. Elli saniyelik sessiz ve bomboş bir film. Elli saniye sürüyor. Neyse çıkıyorum apartmandan. Saat sabaha karşı dört. Güneş'in doğmaya pek niyeti yok gibi. Ya da doğmuş ama üstüme üstüme eğilen çirkin yüksek binalar saklıyor güneşi hala. Saklasın, sevmem zaten kendisini.
Nöbetçi eczane bana biraz uzak. Ellerimi cebime soktum ve hava epey soğuk. Yürümeye başladım. Kulaklıklarımı almayı unutmuşum. Şimdi mecburen düşünmeye başlıyorum. Eczanenin önüne varıp parıldayan tabelayı görünce serin sahillerde sabah karşı sırılsıklam uyanmış bir köpek gibi kaldırıyorum kafamı. İçeri giriyorum ve hüsran.
Arveles'i reçeteli satıyorlarmış. Sikerler böyle işi afedersin.
Neyse ki sabahın dördünde beni o halde gören kızcağız veriyor reçete falan uğraştırmadan. Halbu ki ne var halimde? Sadece uykusuz ve yorgunum, ellerim titriyor. Ha bir de başım ağrıyor. Ama ağrılar ve titremeler bende hep var. Eczanedeki kız bunu bilmiyor işte. Kısa günün kazancı...

Şimdi gelirken bir tane parol attım. Bu dandik hap saatler sürmüyor öyle. On beş dakika sonra etkisi başlıyor ve bir ya da bir buçuk saat ağrıyı kesiyor. Sonra eskisinden daha kötü bir ağrı tekrar geliyor. Oluk oluk kanayan yaraya süslü bir yara bandı yapıştırmak gibi bir şey bu parol denen illet. Ya da kendine dert ettiğin sorunları karşı tarafla hiç konuşmamak. Aslında inanır mısın böylesi daha iyi. Parol dursun biraz diyorum. Kutuyu cebe attım. Kıza teşekkür ettim. Eve de davet ederim etmesine ama işi var şimdi alıkoymayalım.

Yine dağ taş gezerek, boş inşaatlardan geçerek, kendimi şuradan atsam mı dediğim çukurlardan sekerek geliyorum ve ufak bir serzeniş... Evde yalnızım. Söylenmeden gerçekleştirilen eylemlere bayılırım. Gitmek gibi. Evimden gidilmiş. Yalnızım. Güzel. Şimdi hiç yatmadığım için yatıp uyuyabilirim. Uyanıp öyle gitseydim geri uyuyamazdım. Ama ben hiç yatmadım dolayısıyla kutuyu mutfak masasına boş şişelerin arasına bırakıp yatıyorum.

İki saat sonra telefon çalıyor ve tamamen spontane bir yolculuk ilanı. Ülkenin batısına ama batıda cehennem gibi bir yere. E hadi gidelim anasını satayım ne kaybederiz?  Önce uzun bir tren yolculuğu ardından daha önce metaforik anlamda yazdığım birkaç parmaklama hareketi. Yanlış anlamayın. Boşluğu parmaklamak bizimkisi. Böyle kol yere doksan derece açıda verilerek yapılan bir parmaklama hareketi. Ardından arabalar yollar, yazılar. Belki de yeni bir yol buhranı? Yok o kadar olacağını sanmam. Hiç yazasım yok öyle. Şu sıralar sadece deneme.

Neyse gittik geldik ama kesmedi. Benim oradan biraz daha uzağa gitmem gerekiyor. Kapının kenarından bakarken gördüğü şeyler kendisine yetmezmiş gibi biraz daha kafasını uzatan küçük kardeşler gibi kesmedi beni gördüğüm şeyler. Biraz daha batısına gitmeliyim. Deniz kenarına mesela. Ama en sonunda o da kesmeyecek. Bu sefer biraz daha batıya gitmeliyim. Hatta ülkeden çıkmalıyım. Avrupa güzel bir yer mesela. Hafif soğuk bir ülke belki de iyi gelir. Ama ben orada da bir boklar yerim sonra buraya geri dönüp yine mala bağlarım eminim.

Ne diyorduk? Gittik geldik, oralarda belirdik, yağmurun altında ıslandık, barlarda sürttük, caddelerde üzüldük, hava soğudu büzüldük sonra trene geri dizildik. Trenleri severim ben. İstasyonlar arası mekik dokuyan bu devasa demir yığını geçtiğimiz birkaç zaman öncesine kadar benim için pozitif anlamda bir sevgiye sahipti. Şimdi pek haz etmiyorum ama seviyorum yine. Şaşırmayın bende ikisi bir arada olabiliyor. Hatta bende dokuz tanesi birden var. Hepsini de anlatırım merak etmeyin. Dokuzunu da görün ona göre yanaşın. Sonra değişmemi istersiniz falan ağzınıza sıçarım artık yetti çünkü :D

Öyle işte. Haplar, kubarlar, sert olsun diye yarıda söndürülüp tekrar yakılan sigaralar, niteliksiz denemeler, yazılmak için yazılmış şiirler, sevilmeyen Tanrılar, su gibi akan alkol ve kimliksiz bedenler falan derken işin boku çıktı. Yeni bir arayış içinde olmadığım, hiçbir şeyi yoklamadığım, yanaşmadığım, yanaştırmadığım, böyle soğuk mu soğuk ama bir o kadar kasvetli iken mutlu da eden bir döneme tekrar döndüm. Ekmek yedik biraz falan...

Mesela bahsettiğim hap kutusunu sabah alışıla gelmiş bir refleksle açmaya çalışırken başımın ağrımadığını hissettiğimde tamam dedim oldu bu iş. Sonra köpüklü bir omlet ve kapanmaya yakın yetişeceğim bir av mevsiminde kullanıp atılmış insanları görüp güleceğim ve sadece yanlarından geçip gidebileceğim bir süreç.

Böyle düşüyorum işte. Eğer düşünüyorsam varım ve hep yarım. Tam olunmuyor çünkü. Hiç olmadım mesela.

Görüşürüz aptallar.












2 Ekim 2018 Salı

Sanatsal Kaygı Duyulmaksızın Yazılmış Post Apokaliptik Bir İtiraf yahut Küçük Bir Bok Parçası

Umudum yok Tanrıdan
Ya da onun artıklarından
Bahsetmek isterdim ama bıktım
Geceleri gelen sancılardan

Uyandığım uykulardan
İçimde akan nehirlerden
Çığlarla birleşen sellerden
Kuşların konduğu tellerden
Yirmi yaşı hatırlatan şarkılardan
Bülbülsüz güllerden
Ya da sigara yanığı tüllerden

Bahsetmek isterdim ama bıktım


Yine mutsuzdum yine bıkkındım
Aslında son darbeyi yemeden
Camel Soft paketinin götüne vurulan tekmeden
Sonra ucundan çıkan cigaradan
Ayazın ortasında havaya kalkan parmaklardan
Duran, durmayan arabalardan
Kış ortası göçe kalkmış kuşlardan
Yine umutsuzdum yine bıkkındım

Tanrım umudum yok senden
Görüyorum ki kederdesin
Merak etme geliyorum cehennemin dibine
Sığınan bir ceylan gibi kurt inine
Uçuruma koşan yılkı atlarına katıldım
Ancak yığılacağım mağaranın önüne
Çünkü ölmekten bile sıkıldım

Tanrım dün gece rahmet verdin şehirlere
Yağmur yağdı kafamın içine
Ama sabah kuru güneşte belirdim
Birkaç defa uyanıp tekrar uyudum
Uykumda on kere delirdim
Yastığımdaki cehennemde aklıma bakındım
Deli kalmak isterdim, hiç normal olmamak
Ama deli olmaktan da sıkıldım

Sana benimkinden daha iyi bir uyku diliyorum
Geçer bu da, adım gibi biliyorum
Şimdi
Aynada Tanrının yalnızlığını görüyorum
Ve sekiz dolanan düşüncelerimin içinde
Bir delik daha açıyorum
İnanır mısın hiç umudum yok Tanrım
Tanrım sana acıyorum.












29 Eylül 2018 Cumartesi

Bir Yolcunun Mektubu

Yollardan selamlar eski dostum,

Dağların çetin yamaçlarında yolu olmayan ormanlardan selamlar. Son mektubunda neler yaptığımı, zamanımı nasıl geçirdiğimi sormuşsun. Şu sıralar tamamen aylaklık peşindeyim. Kafamın içinde dönüp dolanan ve insanları çabuk sıkan, hatta kendinden bile sıkılan alt benliklerimi, uğradığım ve bir mevsimden az kaldığım her durakta öldürmeye çalışıyorum.
Geçtiğim her paslı tren raylarında ruhumdan bir parça daha bırakıyorum. Kulaklarımın arkasından çıkarıp sırtıma geçirdiğim kalın halatlarla onları raylara bağlıyorum ve bir köşeye çekilip o eski trenin gürültülü çığlıklarla benliklerimin üzerinden geçip gitmesini izliyorum. İnanır mısın hiç canım acımıyor. Yani acısa bile umurumda da değil açıkçası...
Tamamen aylaklık peşindeyim. Güney Amerika'da birbirinin üstüne kükreyen aslanlar gibi bir tepeden aşağı dökülen şelalelerin altında yıkanıp oradan yukarı çıkıyorum ve ne müthiş manzara.
İnsanların bir gün Dünya denen bu izbe istasyonu terk ettiğinde daha güzel bir yer olacağına inanan insanlardanım artık. Çünkü terk etmek ne yüce ne asil.
Tıpkı dokuz canlı bir kedi gibi yıllardır içimde beslediğim o ruhları teker teker terk ettiğim ve sırf bundan dolayı asıl benliğimi unuttuğum için cezalandırılmış bir kedi gibi yüce ve asil.
Şimdi yollardayım ama her şeyin bir sonu var. Peki ya bundan sonra ne olacak?
Yaptığım hataların bedelini ödettiğim o benlikler bittiğinde ne olacak?
Sıra bana gelecek ve belki de geldi diyebilirim eski dostum.
Asıl kişiliğimin derinliklerine kadar katran karası olduğunu biliyor muydun? İnan ben de bilmiyordum ama öğrendim. Bir mevsimden az kaldığım yolların duraklarında öldürdüğüm ruhlar sekiz canı bulmuş. Çok geç fark ettim.
Ancak bundan kaçacak değilim. Sıra bana geldi ve bunu asıl benliğimin tüm katmanlarında hissediyorum. Nereden geldiğimi, nerelerde durduğumu ve nereye gittiğimi çoktan unuttum.
Şimdi bu satırları tahmini birkaç dakika içinde çığlıklarla üzerime gelecek o treni beklerken yazıyorum. Ağrıdan çatlayacak başımı,
soğuk ayazın yalayıp geçtiği paslı metale dayadım. Bedenimi tüm huzursuzluğuyla alıp götürecek olan o metal yığınını bekliyorum.








 Elveda eski dostum. Yollardan tekrar selamlar ve elveda.
                                                                                                                   

                                                                                                                      29.09.1918
                                                                                                                               23.57
                                                                                                                  South Colorado

23 Eylül 2018 Pazar

Ölüme Giden Son Vagon



Nasıl anlar insan kaybolmadan eve vardığını
Kaçıncı vagon geçerken anlar kış gelir yine
Ve
Hangi yorganın altında ölür yaşlı bir göçmen nine
Ya da hangi taştan mağara geçirmez yoksulluğu
Hangi el örmesi bez bebek öldürebilir umudu

Sen hangi rayın altına yatarsın da
Trenler tam omuzlarında şaha kalkar
Beyaz bembeyaz dalgalanan tenin
Hangi ölüyü kıskandırır da havalanır yorganlar

Ya da ben bir sonbahar akşamı
Kulaklarım kuşların konduğu tellerdeyken
Dudaklarımla duyarım sesini

Ya da ben kara zemheride bir sabaha karşı
Gözlerim kan çanağı iken
Nasıl alırım ölüm haberini

Ya da ben ölmeliyim bu gece
Kafamın üstündeki gökyüzüne küskünüm
Ayaklarımın altındaki cehenneme yürürüm

Ve ben gerçekten ölmeliyim bu gece bitmeden

Beyaz tenini kanımla kirletmeden
Tren raylarında sahipsiz kalmadan
Omuzlarının ışığına dalıp gitmeden

Ve ben gerçekten ölmeliyim bu gece
Yorganın altında bir gece daha seni
sevmeden






















11 Eylül 2018 Salı

Bir Günahkârın Mektubu



                                                                                                           
Yüce dostum New Orleans'tan selamlar
Burada daha iyiyim. Bana birkaç turuncu paçavra verdiler ancak giymeyi reddedince biraz dövdüler. Olsun yine de iyiyim. Bu satırları yazarken bir yandan şiş gözlerime dokunuyorum kaskatı olmuşlar ve mosmor.
Yine de düşünüyorum seni. Yani düşünebiliyorum en azından. 
Sen neler yapıyorsun?
 Bu zorbayı soracak olursan mutsuz ama keyfi yerinde merak etme.
 Burada güneş her sabah  tam tepeye varmadan önce bir kez bana selam veriyor. Ben de ona karşılık şile bezinden yastığımı pencereye tutuyorum. Bazen parmaklıkların arasından uçup gidecek gibi oluyor ama tutuyorum onu. Tıpkı kafamın içini kemirip duran düşüncelerimi tuttuğum gibi.
Eski dostum, New York maceralarımızı hatıra getirmeye çalışıyorum sık sık. Ancak kafamın içine yine inatçı bir boğa gibi oturup gitmeyen o düşünceler yerleşiyor. Nasıl yaptım ben bunu? Sana, bana, bize, insanlığa nasıl yaptım bunu?

Yakında beni eyalet mahkemesine çıkaracaklarmış. Genç ve güzel bir avukatım var ancak benden nefret ediyor. Devlet dedikleri hayatımda bir kez olsun yararına nail olamadığım kurum ayarlamış bu avukatı. Canavarları bile savunuyorlarmış artık. 19. Yüzyıl adaletine güvenmemek için bir neden daha işte.

Penceremin tam karşısında yükselen büyük ve kalın duvarların biraz daha yukarısına bakMA gayretinde bulunduğum zamanlar devasa bir dağ görüyorum. Canımı acıtıyor özgürlüğü. Ancak o da o kadar mutlu değil bundan eminim.

Burada bir kaç canavar yani arkadaş edinmek için çabalamak istedim.  Bilirsin bu konuda epey zorlanırım. Hatta hatırlar mısın bilmem bir keresinde bir kız beni fareler ve insanlar romanındaki o iri yarı adama benzetmişti. Neden öyle dediğini hiçbir zaman o kitabı okumayacağım için bilemeyeceğim sanırım. Sen okuyup bana mektuplarında anlatır mısın?

 Yok hayır sanırım sen de okumazsın. Gözlerin, ben senin yanından yani o hafif yükselti oluşturmuş toprak parçasından ayrıldığımdan bu yana iyi görmüyordur sanırım. Olsun yine de o benzetmeyi tahmin etmeye çalışacak olursam yol yine benim iflah olmaz bir canavar olduğum sonucuna çıkarıyor beni.

Arkadaşlardan bahsediyorduk değil mi? Sen de hatırlamazsın ki şimdi hafızan artık eskisi gibi değildir sanırım. Kafanın üzerinde gezinen haşere ordusu bile yardımcı olamaz, sanmıyorum.

Ben hatırladım ama. Arkadaşlar diyordum. Edinemediğim arkadaşlar.  Burada sağdan sola ve yukarı aşağı toplam on iki adım tutan küçük bir odadayım. Beni burada tutuyorlar.

Çoğu zaman yan koğuştan sesler ve hoş bir sıcaklık duyuyorum. Onlara sesleniyorum ama asla cevap alamıyorum. Kolektif bir birliktelik içerisindeler. Her sabah bir çalar saat ile uyanıp aralarından bir kişi daha eksilmeden önce bir kaç mum yakıp ısınmaya çalışıyorlar. İnanır mısın burası New York yollarında üzerinde uyukladığım şilteden daha çok rahatsızlık veriyor bana. 

Gözyaşlarıma hakim olamayarak bu satırları bitirmek istiyorum artık. Yeterince gevezelik ettim. Bilirsin sadece ucuz viskiye düştüğümüzde çenem açılır ve ruhumun derinliklerinde gündüz vakti saklayıp bastırdığım neler varsa dökerim. Bu yüzden bir kez beraber viskiye düştüğümüz insanlar bir daha hiçbir zaman aynı gözle bakamaz bana.
Azap verici bir yargılama ve beni, beni yapan şeyleri yani benliğimi değiştirme süreci başlatırlar.

Lafı yine çok uzattım. Bu mektubu şimdi bitireceğim. Çünkü yan koğuşta kimse kalmadı artık biliyor musun? Dün sabah çalar saat çalmadı. Hiç mum yakılmadı.
Gardiyan yan koğuşu temizleyip yerine dönerken bana öyle bir bakış attı ki anladım artık.

Bu mektubu bitiriyorum ve yırtıyorum dostum. Çünkü ölüler okuma yazma yetilerini kaybederler demişti bana o fareler ve insanlar okuyan kız.
Sen o hafif yükselti olan toprak parçasının içinde yüreğinde kendimi de senin ardından vuramadığım silahın kurşunuyla yatarken ben nasıl da sana mektup yazarım ki?

Yazsam sana nasıl ulaşır? Ulaşsa sen nasıl okursun?

Ama inanıyorum canavarlar için ayrılmış bir bekleme salonunda tekrar kavuşacağız.

Şimdi gardiyan geldi. Mahkeme düşmüş. Söylediklerini dinledim ben de biraz sonra bir tabureden düşecekmişim Ancak ayaklarım yere değmeyecekmiş.
Görüşmek üzere.
                                                                                                         14.06.1898 - New Orleans 


8 Eylül 2018 Cumartesi

Sezar Ölürken Aşık Olmuş



Sırtımda bir bıçak var
Hissediyorum ve yere yığıldım
Benim adım Sezar
Omuzlarım kanıyor ve omuzlarım
Omuzlarımın üzerinde taşıdığım bu imparatorluk
Artık bana mezar

Ayaklarıyla üzümleri ezen bir İtalyan
Ya da maneviyatın doruklarında bir peder
İsa'nın yolundan ayrılmış genç oğlan
Üzümlerin üstünde yükselen kıza aşık
Baştan aşağı keder

Sırtında bir bıçak var oğlanın adı sezar
Sen de mi şarap tüccarı güzel kız
Sen de mi yoğurdun beni hüzünle
Sırtımdaki bıçağı çekme dursun
Öleyim gırtlağımda bir tane üzümle

Yığılıp sarındığım an toprağın içine
Bir zemheri gelecek bağlara ve üzümler
Kararıp solacak çürür bir biçimde
O gün şaraplar dolup taşacak
Obur kralların ölü gırtlağına

Kalsın güzelim sırtımdaki bıçak
Çekeyim deme sakın kanlar oluk olur akar
Böyle yalanlarla devam edelim bak ellerim sıcak
Sakın gerçeği söyleme sakın sevme beni
Gerçek üzümünün şarabı ciğerimizi yakar

Bir akşamüstü ışıklar çekilirken dünyanın dibine
Ben yerde kanlı yatayım ve sen yüksel üzerimde
Çiğne ayaklarınla bir üzüm olayım
Meşe ağacından fıçılara dolayım
Ve şaraba dönüşeyim yıllar sonra yine bir akşamüstü
Ama sakın içme beni
Çünkü ben öldüğümden beri sırtımda bıçakla bir akşamüstü
Sırtımdaki bıçak, üzümler ve senin şarap kokan ayakların
Hatta kuşlar bile ölüme küstü



4 Eylül 2018 Salı

Önce Zebanileri Doyurdum Sonra Günahı Doğurdum



Yastığımın altında bir cehennem var benim
Ve yatağımın kenarı hep denize açılır
Sarhoşken ettiğim bir yemin
O kadar büyük ki zebaniler halimi görse
Hepsine cennetin kapısı açılır

Bu şehirde her gece katran karasıdır
Ve uzak diyarlardaki beyaz geceleri
Henüz yazamadığım en güzel heceleri
Bu geceler kıskandırır

Ve hep böyle gecelerde

Yastığımın altından çıkan üç zebani
Yargılar beni yatağımın kenarında
Hislerim öylesine ürkek ve bir o kadar yabani ki
Denize batar çıkarlar hep yatağımın kenarında

Zebanilerin ellerinde büyük kitaplar vardır
Dünü bugünü ve gerçekleşmemiş yarını okurlar
Öylesine yırtık boğazları vardır ki
Sesleriyle ruhuma azap dokurlar

Ve ben

Yarın gece azad edilecekmişim
Büyük bir çınar ağacının kökleri arasına
Camdan bir tabutta gömülecekmişim

Biliyorum

Kökler uzadıkça bedenimi saracaklar
Ve ben senin evinin yolundan dönerken
Adım gibi bilip, günah gibi duymak istemediğim
O sözü
Zebaniler
En yüksek makamdan okuyacaklar

Yastığımın altında bir cehennem var benim
Zebaniler var kitaplar var
Ve nasıl gönülçelen bir hitabet
Bildiğim ama duymak istemediğim

Yatağımın kenarı da denize açılır
Çöllerden tuzlu okyanusa düşen develer var
Ve acı gerçeğe, ölüme yürüyen
Gideceği yeri bilmeyen sahabeler var

Katran karası gecelerden kurtulmak için
Sonsuzluğa yol alan kervanlar var
Cehennem var

ama korkmayın

Zebanileri doyurdum karınları tok
Acı gerçekler, sahabeler, develer var ama
O tatlı, inanılası yalan yok

2 Eylül 2018 Pazar

Buna bir isim düşünmedim ve kışları hiç üşümedim



Sen bir şehir olsan
Dorlion şehri olurdun
Ben Romalı olurdum da kaybederdim elimden seni

Sen bir rüzgar olsan keşişleme olurdun
Bir dağın yamacında sırtıma destek olmanı dilerdim

Sen bir ağaç olsan ama yaşlı ve kesilecek bir ağaç
Bıçaklarımı senin ruhun için bilerdim
Her birine sahip olmak için bin parçaya bölerdim

Sen bir mevsim olsan
Kesinlikle kış olurdun
Ve kışın rengi gridir bence

Saat gece yarısına varmadan
hala diridir eğlence
ama geçicidir işte
insanın burnundan gelir

Sen bir deniz olsan
Seni bulmam için karaya çıkmam gerekir
Çünkü denizler hep nehirlerden gelir

Sen kapkara bir petrol olsan
Ben Amerikalı bir köle olurdum
Sana ulaşabilme yolunda çok engelim olurdu
Mesela
Zincirlerim bileğimde şakırdar dururdu

Sen bir kuş olsan
Ben sıcak olmayan memleketler olurdum
Hiç uğramazdın benim çatılarıma
Ah derdim ah
Bir kere gök yüzüme uğrasan

Sen bir şiir olsan
Ben şair olamazdım
Kalemi alıp da elime seni yazamazdım
Şiirler şairlere ait değildir mesela
Sen de bana ait olamazdın

Sen benim olsan
Ben bağırarak kalkardım ayağa
Ve çok terlerdim
Çünkü rüyadır o bilirim
Ve bunu bildiğim her an
Cahil olmayı dilerim

30 Ağustos 2018 Perşembe

Medrese'den Döndüm Allah'ım


Kafam ağrıyor patlayacak gibi
Medreseden döndüm Allah'ım
Ahırdakı inek bağırıyor
Yemekten çatlayacak gibi
Ve ben ölünce
On iki doğuracak gibi


Medreseden döndüm Allah'ım
İbadet ettim herkes gibi
Ama kafam cehennemin dibi
İnek yarın sabaha çıkarsa şükür sana
Ya da öldürmeden onu
Yanındaki nankör dana


Medreseden döndüm Allah'ım
İki canlı besliyorum iki tane
Biri ahırda bağırıyor ölecek gibi
Diğeri tam koynumda uyuyor
Ve sayıklıyor melek gibi


Medreseden döndüm Allah'ım
Çocuk babası olacağım ben
Doğmamış çocuğumun babası
Ama yazdığın çok zoruma gitti Allah'ım
Çocuğumun yazgısı kömür karası


Medreseden döndüm ben Allahım
Ölmeme Üç ay kalmış
Abimin terhisi bile yetişmiyor
Allah'ım ölüyorum ben
Yazdığın kader, verdiğin keder
İyileşmiyor


Medreseden döndüm Allah'ım
İki canlıların ikisi de öksüz doğuracak
Ve bundan bin yıl önceki yarın
Süleyman oğlunu boğduracak
Sen de beni öldüreceksin
Ve ahırdaki ineği, hemen yarın
Öksüz çocuklar hep yarım


Medreseden döndüm Allah'ım
Yardım et iki canlılara
Üç aydan öteye ikisi de doğuracak
Ama medrese yolundan dönen bu adam
Üç aydan öteye burada olmayacak


29 Ağustos 2018 Çarşamba

Haddim Değil ama Umrumda da Değil



Tanrım
Tanrım beni dinle
Seni sevmiyorum ve sana laflar hazırladım
Okudum
Hepsini okudum ve toy ruhuma dokudum
İlmek ilmek
Düşündüm her gece
Sevmek ne demek
Tanrıyı mı yoksa yarattıklarını mı
Bence bizler onun kayıp çocukları
Ve hamurdaki artıkları
Ya da terkedilmiş kadınlarına söylenmiş
Ağıtları olmalıyız
Sahi sen, ben ya da tüm bunlar
Olmasaydı nolurduk biz
Hepimiz ama hepimiz
Boktan bir sıçramadan
Ya da büyük bir patlamadan ibaretiz
Sen neler düşünüyorsun Veronica
Bence ikinci olanı seç
İkinci olan yağlı urgan
Ve Meryem anne kadar doğurgan
İnce uzun bir şişe var
Yudumu dört dakika daha uzatıyor
Meryem anne yanimizda hep
Tuzakları kutsuyor
Düşmemiz için İsa'nın yoluna
Ya da sarılmak için en aciz halimizde
Tanrının koluna
Tanrı çünkü bizi acizken seviyor
Ve insanlık varya
O aşağılık insanlık varya
Kendi dizlerini dövüyor
Ama nafile
Yol göstericisi olduğunu sanan
o insanlığın
Aptal imamlar olmadan da
Yürür bu kafile




26 Ağustos 2018 Pazar

Yol Buhranı (Final) "Hortlağın Gecesi"



Radyoda "Toto - Africa" çalıyordu.
Ilık bir Meksika akşamında Jack buzlu bir tekilayı gırtlağından içeriye doğru binbir türlü beladan habersiz sürüklüyordu.

Üç gündür bir pansiyonda kalıyorlardı. Jack bahçedeki masada otururken Paul, acı çığlıklar içinde ayakları sırtına vururcasına koşarak Jack'in yanına geldi.

"Joe! Joe! sıtma*ya yakalanmış Jack! Sıtmaya yakalanmış. Sabahtan beri yatağından çıkmıyordu. Şimdi ateşler içinde dört dolanıyor ve sanki büyük annem kadar felçli. Hareket etmiyor, konuşmuyor, yutkunarak nefes alıyor ve sürekli terliyor. Jack! Joe ölüyor."

İkisi de koşar adımlarla yukarı çıktılar ve ter içinde yarı baygın yatan Joe'nin yanına vardılar.

Joe hırıltılar içinde birkaç kelime etmeye çalıştı.

"Meksika, Meksika dostum. Bu uyuz geceler ve ağzımdan dökülecek son heceler artık bu maceranın ve yarım kalmış devrimin sonunu hazırlayacak sözlerdir.
Şimdi beni iyi dinleyin. Yarın sabaha bir avuç mecalim kalmış olursa eğer buradan Boston'a kadar giden bir tren var. Ona atlayacağız. Kaçak ve cesurca."

"Tren tam karşımızdan gelirken onu sağımıza alıp sırtımızı döneceğiz. Tren beş adam boyu yaklaştığında koşmaya başlayacağız ve tam yanımıza gelmek üzereyken iyice hızlanacağız. Tren artık bizimle paralel duruma geldiğinde ise son hızımıza ulaşacağız ve üç vagon yanımızdan nehir gibi akıp geçerken kendimizi beşinci vagonun kıyık kapısından içeri atacağız. Çantalarımız ve biz tamamen içeride olduğumuzda artık Boston'a açık gidiş bir biletimiz olmuş olacak ve ben Boston'da öleceğim."

Jack ve Paul bu fikri hemen kabul ettiler. Zaten başka çareleri de yoktu. Yol onları yormuş ve tüketim hızlarına yetişemeden heyecanını yok etmişti.
Böylesine büyük heyecanlarla çıkılan birçok yolculuğun bu kadar boktan sebeplerle biteceği tecrübeyle sabitti.
Ertesi sabah Joe henüz ölmemişken yola koyuldular.
Trene atladılar ve ardından uzun uzadıya bir yolculuğun sonunda Boston'a giden rayların üzerinde tıngırdıyorlardı.

Yanlarından akıp giden kadim ağaçlar, yaşlı ve sessiz ovalar, çağlayan dereler, hırçın nehirler ve kurumaya yüz tutmuş akarsular bile yüzlerini güldürmüyordu. 

Boston'a vardılar. Tam dokuz saat sürdü yolculuk ve eski bir banliyöde döküldüler şarap kokan vagondan.

Paul ve Jack, Joe'yu evine bıraktı. Joe yalnız yaşıyordu. Ancak Paul sıtma diye boşuna heyecan yapmış olacak ki Joe'nun çektiği sümüklü burnundan başka bir rahatsızlığı yoktu. Toparlanmış gözüküyordu. Her biri zaten birbirlerini o kadar çok uzun zamandır görüyordu ki, Joe'nun evinden ayrılırken veda bile etmeden şehrin dört bir tarafına dağıldılar.

Jack kentin diğer ucundaki izbe bir parkta arkadaşlarıyla şarap içmeye gitti. Ertesi sabah başına gelecek olanlar sanki nöbet tutar gibi boğazına düğüm düğüm dizilmişlerdi

Güzel bir akşam geçiriyordu ve arkadaşları şehrin merkezine doğru gitmeyi, orada bir şeyler yemeyi teklif etti.

Ancak Jack'in yerinden kalkıp gidecek hali bile yoktu. Karnının acıktığını hissetti. Acı şarap ile açlığını bastırmaya çalışırken bir daha asla acıkmamayı diledi.
 Kafası ateşler içinde dağlanan bir yara gibi sızlıyor ve alnında müthiş bir baskı hissediyordu. Uzandığı çimlerin onu alıp götürmesini, uzak dağlarda dolanan başıboş bir keşişle buluşturmasını diliyordu.  

 Joe  şimdi ne  yapıyordu acaba. Ayağa kalktı ve her birini küçük bir ülke gibi gördüğü tren istasyonuna yürüdü.

Bir denizci ne kadar rom içebilir ve  güverteyi paspaslarken, yıldızların altında gemiden kaçabileceği günün hayaline, alkolü meze edebilirse o kadar sarhoştu Jack.

 Boston'un bir ucundan öbür ucuna giden bir trene binip rayların üstünde tıngır tıngır ilerlerken kendini biraz da olsa rahatlamış hissediyordu. Ama biliyordu ki ne zaman güzel anlar yaşayıp bir an olsun dostlarla güzel bir gece geçirse başına kötü bir şey gelirdi.

 Aktarmalı birkaç trenle eve vardı ve kendini boğan kalın yorganların, deniz gibi dalgalanan çarşafların içine attı, umarsız bir uyku uyudu. 
Artık hiçbir şeyi düşünmesi gerekmiyordu.  Ne gelecek hakkında düşünceleri ne de avareliğin getirdiği yolda olma hali onu tatmin etmiyordu artık. Daha büyük bir şey arıyordu. 
Joe'nun da aynı duygular içerisinde dehşet bir gece  geçirdiğinden habersiz, hortlakların kıyısından bile geçmediği bir tropik adada Robinson'un hayaletine yaraşır bir uyku uyudu.
 Şimdi onu hiçbir duygu ele geçiremiyor, hiçbir kasvetli gökyüzü, altında eğilmesini emretmiyordu.

 Vahşi yerlilerle dolu bir adaya hiç var olmamış bir hazine için yola çıkmış bir gemide kaptandı artık. Uykuda onu rahatsız eden tüm yaratıklardan, derin kuyulara atılmış taşlardan, dünyanın çilesini çekmiş çingenelerden, hayatta kalmaya çalışan bir avcının kurbanı olan Yılkı Atları*ndan, kış uykusundan uyanmış sinirli ayılardan ve tüm bunların sorumlusu olarak gördüğü köleleri öğütüp kendi içine katan, aykırıları ve avareleri "yol" vanasından dışarı atan sosyal düzenden arınmıştı artık. Sarkaçlı saatlerin tıkladığı, tütün kokan ellerinin her an ağrıyan başını yokladığı o derin depresyonlardan kurtulmuştu ve birkaç sayıklama dışında hiç ara vermediği uykusuna devam ediyordu.  O kadar derin uyuyordu ki avarelikte gördüğü millerce uzanan mısır tarlalarında çalışarak ölen annesi bile kıskanırdı uykusunu. Hortlaklara bile yer yoktu artık kafasının içinde.

Ertesi gün akşama doğru Joe'yu ziyaret etmek ve bir şeyler içmek için evine gitti. Kapı aralık, etraf dağınıktı. Joe'nun odasına varmadan koridorda bir kağıt, tütün ve sigara kağıdı buldu. Notu okumaya başladı.

Bu dert beni öldürüyor Jack. Günden güne eriyorum,bitiyorum yok oluyorum. Ölümün soğukluğunu ensemde hissediyorum. Sanki her an fısıldayacakmış gibi ağzını açıyor ve sonra tekrar susuyor.
 Ölüm şimdi başucumda Jack.  Hiç konuşmuyor. Benden başka kimse çığlık atmıyor Jack.
 İçimde binlerce hortlak kol geziyor. Sessiz  hortlaklar ölümle işbirliği içinde adım gibi, yanıbaşımdaki ölüm gibi biliyorum bunu.
 Zincirlerle bağlanmışlar göğsüme. 
Yalnızca soğuk bir nefes bekliyorum. 
Kafamdan, artık tek bir hortlak bile kalmasını istemediğim kafamdan, kan dolaşımı namına hiçbir şey kalmamış, oynatamadığım, hissedemediğim ayak parmaklarıma kadar soğuk bir nefes bekliyorum.

Ölüm geldi Jack. Karşı apartmandan sesler geliyor. Boston'da havai fişekler patlıyor Jack.
Ölüm geldi. 
Hala sırtımda hissettiğim battaniyemin sıcaklığı yok artık. Yollarda bulduğum huzurun, içimde ateşler gibi hissettiğim o devrimin heyecanı, kağıttan tapınaklar ve  mektupların tozu, arkadaşlığın, yollarda gürleyen arabaların, ayaklarıma değen bilge asfaltın ve bu sersefil, bir amaç uğruna yaşanmamış hayatın hiçbir anlamı yok artık. 

Ölüm geldi Jack. Kendi adıma, devrime ve bu kötü dünyanın yozlaşmış insanlığına, yollara, yollarda olan insanlara, aylaklığa övgü düzenlere, battaniyeli hobolara ve kölesi olduğum bu çarklara, sıkı kravatlı çark köpeklerine ve hevesli kölelere bıraktığım; yalnızca üçüncü kalite Meksika tütünü, birkaç sigara kağıdı ve boynuma geçirdiğim yağlı urgan.
 Kendine iyi bak. Elveda."

Her şey bitmişti artık. Jack yerle yeksan olmuş gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Neden ve nasıl gibi gereksiz sorular sormuyordu, keder ve kasvetle yorulmuş düşüncelerle işi yoktu artık.

Karnına gökyüzünden düşmüş bir örs oturmuştu. Son kez Joe'ya baktı. Bahsettiği ölüm, ona sonsuz bir soğukluk vermişti. Tenine dokundu. Elleri öylesine yanıyordu ki Joe'ya sarılsa sanki onu ısıtarak hayata döndüreceğini düşünüyordu. 
Nafile... Joe yoktu artık.

Hızla evden çıktı gözyaşlarını silerek Paul'un evinin önündeki yokuşa vardı. Kapıyı kırarcasına çalıyor, boynu yırtılırcasına bağırıyordu.

Kapı açıldı. Siyah rugan terlikler üzerinde yükselmiş dev gibi bir kadın dikildi karşında.

"Seni aşağılık serseri bu saatte ne bağırıyorsun?"

"Paul! Paul nerde? O burada oturuyor. Paul! Paul,  Joe öldü dostum. Joe öldü. Bedeni sopsoğuktu. Boynunda kalın bir ip vardı. Yerde devrilmiş bir taburenin üstünde sallanıyordu. Joe öldü dostum Joe öldü."

"Ah genç çocuk, arkadaşın adına üzüldüm ancak burada Paul diye biri yok. Burada Paul diye biri hiç olmadı hatta. Ben doğduğumdan beri bu evde oturuyorum ve bu apartmanda elli yaşın altında bir insan bile yok."

Jack hiçbir şey duymuyor hiçbir şey anlamıyordu. Dizlerinin üstüne çöktü, gözleri ağlamaktan, boynu bağırmaktan kıpkırmızı olmuştu. Koşarak apartmandan çıktı. Sokağın köşesinden dönüp büfeden bir galon şarap aldı. İçerek yürüyor, içtikçe kendini kaybediyordu. Yürüdüğü kaldırım bir okyanus gibi, Jack ise ilk seferinde Atlantis'i* bulmaya çalışan bir denizci gibiydi.

Kaybolmuş ruhunu, akşam vakti gelmesiyle birlikte eve giren ayakları çamurlu çocuklar tarafından terk edilmiş parklarda arar gibi yürüdü.

Omuzları öylesine sallanıyordu ki sırtına binmiş yükler kendini hiç bulunamayacak bir hazine arayan korsan gemisinin güvertesinde paspas çeken bir miço gibi hissediyordu.

Başı ileri geri sallanıyor kulaklarına çarpıp geçen akşam rüzgarı, gözyaşlarını dudaklarına varmadan yolundan saptırıyordu. Sonunda yoruldu, sanki yıllardır yürüyordu. Sanki sırtında boyu kadar kaya parçalarıyla çalıştırılmış bir firavun kölesi gibiydi.

Bir banka oturdu ve başını ellerinin arasına aldı. Cebinden çıkardığı iri kıyım tütünü ince bir kağıda pay etti ve yuvarladı. Dili dudaklarını yavaşça yalarken gözyaşlarını yuttu.

Gözleri etrafı kolaçan eder gibi geziniyordu. Dilindeki tuzlu nemi çabucak yaptığı rulo ile birleştirdi. Kibriti çaktı ve sigarayı yaktı.
Tek nefeste yarıladığı sigarası ile şimdi biraz daha gevşemiş hissediyordu. Oturduğu banka yığıldı ve iyice yerleşti. Şimdi sadece doğumdan öncesini ve ölümden sonrasını düşünüyordu.


Yol kenarlarına, köprü trabzanlarına çarpa çarpa evine vardı.
 Boğazında devasa bir yumru vardı.
 Odanın tam ortasında duruyor, hiçbir şey düşünmüyor, işitmiyor, hissetmiyordu.
 Kafasını toparlayıp bir an için tüm bu olanlara bir anlam vermeye çalıştı ve Boston'da balkon kapısından içeri sızan   öğle güneşi yüzüne vurmuşken kafasındaki hortlakların isimlerini hatırlamaya çalıştı.

 Paul! Paul! diye bağırdı. Kafasından karnına kadar doluşmus hortlakların en büyüğü! Tam göğsüne oturmuş, soğuk kanatlarıyla Jack'in kanını yirmi yıldır emen o hortlak! Paul! dedi.

O hortlak Paul'du.

Paul'un artık var olmadığını fark ettiğinde tamamen delirmiş olduğunu düşündü. 

Yirmi yıldır kafasını kemiren Paul, aslında Paul değildi. Jack'in ta kendisiydi. 

Paul'un fikirleri, düşündükleri, sevdikleri ve seviştikleri... Hepsi aslında Jack'e aitti.

Tüm bunlardan artık o kadar yorulmuştu ki yatağın tam ortasına yığıldı.

Ertesi sabah   Jack birden derin kuyulardan kalkıp gelen yaratıklar gibi gözlerini açtı. Boğulmaktan son anda kurtulmuş bir denizci gibi yatağın kenarına tutundu ve kendini yukarı çekti. Derin bir nefes aldı. Akşamdan kalmışlığın verdiği  baş  ağrısı ile gözlerini  kapatıp ağzını büküyordu.


 Telefonu çaldı. arayan Joe idi.




-bize gelsene bir şeyler içelim. Ha gelirken votka almayı unutma.


-------------------------------------------------S O N ------------------------------------------------
Fotoğraf ve verdiği ilham için Yerantik Külhanyan'a teşekkürler.